Rize haberleri Rize'nin en genç haber sitesinde

Külünk,İstanbul Sözleşmesinin Arka Planına Dikkat çekti !..

Metin Külünk; "Sözleşmenin arka plânında, evet, devletsiz birey meydana getirmek, şehir devletçikleri kurmak, çipli ve kontrol edilebilen küresel vatandaşlar edinmek vardır!"

Külünk,İstanbul Sözleşmesinin Arka Planına Dikkat çekti !..

 

Ak Parti eski milletvekili Metin Külünk, Parantez  Haber'e gündemde tartışılan İstanbul Sözleşmesi'nden emperyalizme, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "diktatör" diye hedef alınmasından, insan fıtratına yönelik LGBT sapkınlığının toplumu zehirleyen saldırılarına ve bunların arka planındaki hedeflerine kadar çok önemli değerlendirmelerde bulundu...

Metin Külünk:
"İstanbul Sözleşmesi Türkiye’de emperyalizmin devletimizi ve milletimizi hırpalamak ve LGBT temelli birtakım STK’ların, yürütmenin üzerinde baskı oluşturması için araç olarak kullandığı nitelikle ortaya çıkarılmıştır."
-İstanbul Sözleşmesi TBMM’de onaya sunulduğunda Meclis’teydiniz, geçmesine neden sessiz kaldınız?

Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ilkesinin en az yüzde 80 oranında bir seviyede yaşandığı görmezden geliniyor. Bu anlamda toplumdaki algının “Her şeyin sorumlusu iktidar partisidir” şeklinde olduğunu toplumun bizzat kabul etmesi gerekir. Hâlbuki algının kendisi yanlıştır.

Algının yanlışlığı, günümüz Türkiye’sinde “Her şeyin sorumlusu sadece iktidar partisi değil, öncelikle Recep Tayyip Erdoğan’dır” şeklinde yürüyor, hattâ büyüyor. Bu, onu sevmeyenler için olduğu kadar, sevenler için de böyle…

Neden bu açıklamayı yapıyorum başlarken? Şöyle ki… Sözleşmenin imzalandığı tarihte ben Meclis’te değildim. Ve sözleşmenin imzalandığı tarihin içinde bulunduğu süreç, MİT Krizi ile dışarı vuran, büyük bir mücadelenin derinlerde çok sert şekilde yürüdüğü bir süreçtir. Bu süreç, Sayın Cumhurbaşkanımızın o günlerde Başbakan olarak bugün ayyuka çıkmış bütün operasyonlara sessizce karşı karşıya kaldığı, önünün kilitlendiği bir süreçtir.

Düşününüz ki, “Siyâsî hayatıma mâl olsa dahi ben bu kanı durduracağım” diyen Sayın Erdoğan’ın bütün vücudunu koyduğu Çözüm Süreci’nin gönüllü bir bölünmüşlüğe çevrilmeye çalışıldığı bir bir dönem…

2011’de, sözleşmenin imzalandığı süreçte Cumhurbaşkanı kim? Sözleşmeye imza atan ve süreci yönetenler kim? Dışişleri Bakanı kim? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı kim? Adalet Bakanı kim? Konuyla ilgilenen Devlet Bakanı kim? Şimdi neredeler?

Evet, o gün süreci yönetenlerin bugün nerede oldukları konuşulmalı! Zira onlar, bu sözleşmenin varlığını hâlâ savunuyorlar. Sayın Erdoğan’ı ve AK Parti’yi eleştirmedikleri tek nokta burası sanırım. Bu durumda denklemi yeniden kurmalı ve süreci yönetenlerin etki katsayısını ortaya çıkarmalıyız. Bunu tespit etmeden, kuru bir duygusallıkla tek başına Sayın Erdoğan’ı ve AK Parti’yi eleştirmek, matematiğe aykırıdır.

Kaldı ki, bakınız 1 Mart Tezkeresi’ne, hâlâ zihinlerdedir. Bu tezkerenin geçmesini Recep Tayyip Erdoğan istemiştir ancak AK Parti grubu dâhil büyük bir çoğunlukla tezkere, Meclis onayını alamamıştır. Recep Tayyip Erdoğan, o gün hep suçlandığı diktatoryaya bürünmediği gibi, 2012’deki oylamada da bir diktatorya düşünmemiştir.

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay’ın konuşmasını hatırlayınız, “Bu iktidar yeryüzünün en iyi icraatını da yapsa, bizim görevimiz karşı çıkmaktır” diyordu Özkoç, öyleyse niçin İstanbul Sözleşmesi’ne kabul oylarıyla destek vermişler? Süreci yönetenler bu sözleşmenin geçmesini çok istediler, CHP de, HDP de bunun için bütün desteğini verdi.

-Peki, size göre İstanbul Sözleşmesi nedir, nasıl yürürlüğe girdi?

Aslına bakarsanız, öncelikle sözleşme, Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Dışışleri Bakanlığı döneminde İstanbul’da imzalandığı için İstanbul Sözleşmesi olarak anılsa da hakikat beyanıyla Avrupa Sözleşmesi’dir. Batı uygarlığının felsefî ilkelerini esas almış, küresel Batı odaklı sistemin kendini ifade etme biçimidir. Ki küresel sisteme entegre olmanın şartlarındandır.

Uluslararası sözleşmeler, anlaşmalar ve hukuk klişelerinin stratejik hedefi, önemli ölçüde dünyayı tek devletli hâle getirip devletsiz birey ve milletler meydana getirmektir. Bu temelde bu sözleşme, Türkiye’yi kendine ait normlardan uzak tutan ve hem yasamada, hemde yürütme üzerinde baskı oluşturan sözleşmelerden bir tanesidir. Şüphesiz her ülke kendi meclisinde bu sözleşmeleri reddederek, doğrudan ya da şerh ilekabul ederek kendini konumlandırır. Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu çekinceler vardır. Avrupa Sözleşmesi’ne yani İstanbul Sözleşmesi’ne gelene kadar, 1954 yılından itibaren Türkiye, taraf olduğu bu sözleşmeye esas olacak kadın hakları temelinde başka sözleşmelere de imza atmıştır (Birleşmiş Milletler CEDAW Sözleşmesi gibi).

Yani mesele, İstanbul Sözleşmesi’ne sıkıştırılmaktan öte, küresel sistemin insan, kadın, aile ve çocuk kavramlarına bakışındaki felsefî temellerin üst norm hâline getirilmiş olmasında saklıdır. Dolayısıyla tartışmaları bu zeminde gerçekleştirmek daha anlamlı olacaktır. Bir anlamda İstanbul Sözleşmesi’nin zemini, aslında CEDAW’la oluşturulmuştur. Üzücü olan, bizim insanımızı çocuğu, kadını ve erkeği ile Batı’nın kavramları üzerinden okuyor olmamızdır. Oysa bizim değerler sistemimizin insana bakışı eşref-i mahlûkat temellidir. Ve insanı, varlığın ve yaratılışın sırrı olma niteliğiyle okuyarak şekillendirir.

Az önce sözleşmenin yürürlüğe girişine dair birinci sorunuza verdiğim cevapta anlatmış oldum, kendisine “diktatör” denilen fakat yine kendisine hukuk üzerinden vesayet gömleği biçenlere karşı mücadele veren bir insanın neden bu sözleşmeye direnmediğini iddia etmek, ancak iftira yolu üzerinde bir söylemdir.

Bu ülkede Batılılaşma tarihi, bir anlamda hukuk üzerinden yasamanın ve yürütmenin baskı altına alınarak Batı normlarının vesayet odağı hâline getirilmesi tarihidir. Evet, bu ülkenin bir hukuk dili sorunu var! Darbeler tarihini konuştuğumuz kadar hukuk dilinin de bir vesayet odağı hâline dönüştürülerek kendi değerlerimizin baskılanma ve tasfiye edilme tarihini de konuşmak zorundayız. Bu temelde hukukun değil, hukukçuların Batı normları üzerinden topluma dayattıklarını tekrar tekrar iyi okumak zorundayız. Başbakan olup da mücadeleye doğrudan başladığından beridir Sayın Cumhurbaşımız, bürokrasi, vesayetler ve kriptolara karşı mücadelesinden hiç geri adım atmamıştır. Yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığı sınırlarını asla yıpratmamış, korumaya çalışmıştır. Bu zorlu mücadeleyi, devletin birliğini hassasiyetle koruma temelinde sürdürmüştür. Çoğu zamanda maalesef anlaşılmamıştır.

Sayın Erdoğan bu hassasiyetteyken, kendisine karşı içinde bulunulan yaklaşımsa asla bu düzeyde olmamıştır. Burada konuştuğumuz türden konularda diğerleri tarafından tek sorumlu olarak görülerek hep yalnızlaştırılmak istenmiştir. Bu ülkede taşın altına elinini sokmamak değil, birini taşın altına sokulup canını çıkartmak iştahı yani kurban etme histerisinin varlığı sözkonusudur.

İstanbul Sözleşmesi bir iç hukuk normu olarak yürürlüğe girmemiştir. İstanbul Sözleşmesi, iç hukukta düzenlemelerin temeli, esas olarak mevcuttur. Bu şekilde İstanbul Sözleşmesi referanslı yapılan 6284 sayılı Kanun, İstanbul Sözleşmesi’nden esinlenilmiş olarak, kadına karşı şiddeti önleme, kadın-erkek eşitliğine yönelik engelleri kaldırma temellidir. Özellikle 4. Madde’sinegöre cinsiyetsizlik ve cinsiyet tercihli olarak iç hukukta parlemontadan yasal bir düzenleme geçmemiştir. 6284 sayılı Kanun’da tartışılan konular, şüphesiz her kanunun uygulanmasında ortaya çıkan aksaklıklar gibi tekrar konuşularak, istişare edilerek, tarafların görüşleri alınarak kanunda içtihat edilmesini zorunlu kılan temeldedir. Bunu tüm kanunlarda olduğu 6284 sayılı Kanun’da da görmek mümkündür.

Olmalı mıdır? Tartışılmalıdır. Evet, bütün kanunlarda olduğu gibi bu tartışmalar mümkündür. Kaldı ki, ihtiyaç varsa, toplumun bir kesimi içtihat edilmesini söylüyor, yasama organı taraflarla bir araya gelerek kanun üzerinde içtihat yapabilir.

-İstanbul Sözleşmesi gibi bir sözleşme şu an yürürlükte, peki, bu tür sözleşmelerin arka plânlarında ne var? Hangi tarihten itibaren sizce hangi maksatla sunuldu önümüze?

Sözleşmenin kabul edildiği tarihe göre, bu sözleşme bizim mevzuatımızda kabul edilmiş bir sözleşme olarak yerini alır. Ancak ısrarla ifade ediyorum, bu sözleşmenin tek başına kabulü, iç hukuk normu olarak şayet bir düzenleme yapılmamışsa, tek başına belirleyici değildir!

Biraz evvelde ifade ettiğim 6284 sayılı Kanun, bu sözleşmeden esinlenerek yapılmıştır ve bir iç hukuk uyumudur. Yasanın çıktığı tarih belli, uygulamaları da belli. Bunu az önce tartıştık. Ancak sözleşmedeki 4. Madde’ye yönelik bir iç hukuk düzenlemesi yapılmamıştır, dikkat!

Şunu sözleyebiliriz: İstanbul Sözleşmesi Türkiye’de emperyalizmin devletimizi ve milletimizi hırpalamak ve LGBT temelli birtakım STK’ların, yürütmenin üzerinde baskı oluşturması için araç olarak kullandığı nitelikle ortaya çıkarılmıştır. Hattâ maalesef yürütmede milletimizin değerlerini koruma odaklı hareket eden idarî kadroların verdikleri kararlar, bazı idare mahkemeleri tarafından bozulmaktadır. Bu bir çelişkidir! Bu mücadelede idareyi rahatlatmak zorundayız.

İstanbul Sözleşmesi, uluslararası bir sözleşmedir. Uluslararası sözleşmelere hiç yabancı değiliz. Nereden yabancı değiliz? Medîne Vesikası’ndan yabancı değiliz…

Hatırlayınız, 2000-2010 yılları arasında misyonerlik faaliyetleri fazlasıyla yaygındı. Diyorlardı ki, “Müslümanlar parayla Hıristiyan oluyorlar”. Ben buna karşı çıkıyordum. Diyordum ki, “Hayır, bir dine inanmayanın para karşılığında Hıristiyan olduğunu söyleyebilirsiniz ama Müslüman, para karşılığında dinini değiştirmez”. Zira Müslüman hakikate inanır. Misyonerliğin bu şekilde konuşulduğu zamanlardaki gibi, İstanbul Sözleşmesi ile de Türkiye’de eşcinselliğin arttırılmasının amaçlandığı söyleniyor. Aile kurumunun bu sözleşmeyle yıkılacağı anlatılıyor. Hayır! Tek başına bu doğru değil.

Siz insan fıtratına sahip çıkan bir akılla çocuklarınızın ailede eğitimine başlar ve de eğitim politikalarınızda insan fıtratını esas alan modeli merkeze koyarsanız, ne insana, ne de aileye gerçekleştirilen saldırı hedefini bulabilir. Gerçekleştirilen saldırılar küresel ve dijital ölçekte saldırılardır. Dolayısıyla siz yerel ölçekten küresel ölçekteki bu saldırılara cevap verecek yeterli donanımda insan yetiştirirseniz, bu saldırıların anlamı kalmaz!

Burada önemli bir noktayı tespit ediyoruz. İç hukukta yaptığımız düzenlemeleri dijital üzerinden karşı karşıya kaldığımız saldırıları gözeterek de düşünmek mecburiyetindeyiz. Nereye geliyoruz? Eğitim politikalarımızı, aile kavramını güçlendirmeye geliyoruz. Çünkü dijital paradigma, fizikî bütün engelleri aşarak her tartışmayı dijital platformla bireyin önüne getirebilmekte ve birey, veri okyanusunda kendisinin farkında değilse kaybolma tehlikesini yaşamaktadır.

Şimdi biz Kur’ân aklı ve diyalektiği ile insanı eşref-i mahlûkat gören bir temelle insan, aile ve toplum olabilmeyi başarırsak, bu başarının referansı emin olmak olacaktır. Emin olunan aile güçlüdür. Emin olunan ailede şiddet olmaz. Emin olunan birey, varlığın hoşnut olduğu bireydir. Demek ki mesele, Batı’nın öncelikli olarak yok etmeye çalıştığı insan fıtratını anlamaya çalışmamız, buna karşı Kur’ân diyalektiği ile karşı çıkmamız ve “Bu akıl ve diyalektiklikte insan ve toplum nasıl olmalı?” sorusunu sormalıyız.

Sözleşmenin arka plânında, evet, devletsiz birey meydana getirmek, şehir devletçikleri kurmak, çiplive kontrol edilebilen küresel vatandaşlar edinmek vardır. Bu durum, ancak bir küresel tek dünya devleti ile mümkün olabilir. Fakat cinsiyetsiz sentetik bir insan oluşturmayı hedefleyen bu aklın derdi, asla kadın-erkek eşitliği değildir. Eşcinselliğe teşvik eden bu plânın altında, eşitliğe inandırarak aile kurmak düşüncesinden arındırıp, sürekli çalışan ve işini düşünen bir yeni işgücü bandı üretme fikri vardır. Bu fikir, çocuğu olmadığı için doğum izni almayacak, aile kurmadığı için düğün izni almayacak, çocuğu olmayıp da hastalanmadığı için aşı izni almayacak, aile derdi olmadığı için daha düşük ücrete de katlanacak kurguyu içermektedir.

Şeytan, kendisine secde etmesi istendiğinde insana düşmanlığını açıkça belirtmişti. Onun tek istediği, insan soyunun ortadan kalkmasıdır. O yüzden değil midir ilk işlettiği günahın cinayet olması? Daha başlangıçta insanı insana düşman gösterip ortadan kaldırtmayı becermişti. Elbette herkes cinayet işleyemezdi. Bunun bir yolu da çoğalmayı engellemekti. Eşcinsellik çoğalmaya engeldir. Bu kadar basit! İnsanınsa diğer tüm canlılar gibi, taşıdığı bilgiyi aktarmak gibi bir amacı vardır. Bunun en kolay yolu çoğalmaktır. Ölümlü dünyaya en kolay kalıcı eser bırakma yolu, canlının taşıdığı bilgiyi, geni aktarmasıdır. Değil mi ki en güzel eser, hayırlı evlâttır...

parantazhaber.com

HABERE AİT RESİMLER

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

HABERE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor
ANKET

Cuma namazı Önlemler alındığı takdirde kılınabilir mi?

yukarı çık