SON DAKİKA HABERLERİ RİZE'NİN HABER SİTESİNDE


  • 03 Ekim 2017, Salı 11:38
OrhanYazıcılar

Orhan Yazıcılar

BAYRAMLAR MAHALLİNDE KUTLANMALIDIR!...

14 Mart Tıp Bayramına hoş geldiniz!...

Bu sene farklı bir şey oldu. Sağlık Bakanlığı, Külliye’de tıp bayramını kutlamak üzere, İl sağlık genel sekreterleri, il sağlık müdürlerini ve tıp fakültesi dekanlarını Ankara’ya çağırdı!.. Tabii ki bu Sayın Bakanın kendi tasarrufudur, bir şey diyemem, ancak mesleğe dair tek bayram günü olan 14 Mart’ta, çalışanımı, öğrencimi, hemşiremi, asistanımı, meslektaşımı bırakıp gitmek, “siz burada kutlayın, hatta ister kutlayın ister kutlamayın, ben Ankara’da kutlayacağım” demek bana doğru bir davranış gibi gelmedi. Dolayısıyla, ısrarla aramalarına rağmen gitmedim.

Ancak kesinlikle yanlış anlaşılmasın ki; bizler külliye de kutlanmasına asla ve kata karşı değilim. Orası devletin başıdır. Elbette ki orada en iyi şekilde kutlanmalıdır. Fakat bir ya da iki gün sonra orada kutlanabilirdi. İlk gün mahallinde kutlanması uygun olanıdır. Zaten öyle de yapıldı. Kimse buradan farklı düşünce çıkarmasın. Ancak, bu durumda, “herkes kendi kurumunda, kendi içinde kutlasın” gibi bir fikirle diğer hastaneler de işin içine girmeyince, yani şehirde bir birliktelik olmayınca sayın valiyi, belediye başkanlarını, kaymakamları ve sair protokolü de davet etmedik. Çünkü onlar da hangisine katılacaklarını bilemeyecekler katıldıkları yerin tarafını tutmuş gibi olacaklar ya da diğer taraf üzülecekti… Sonuçta böyle düşük Profilli denebilecek bir tören çıktı ortaya.

İyi olmadı…

Zira bilincindeyizdir ki; “Bayramlar ancak; “farklı kişileriyle, renkleriyle, kokusuyla” bir arada olunursa “BAYRAM” olur…” Ayrıca kişisel kanaatim; Tıp bayramlarına meslek odalarının yani tabipler odasının başkanlık ve ev sahipliği yapmasının doğru olacağıdır. Ancak genelde ülkemizde, özelde de Rize’mizde bunun ortamı yok. Ne yazık ki camia ve toplum olarak o olgunluğa henüz ulaşamadık. Şimdi… “Daha gönlümüze sinecek olanı kısmet olursa seneye,” diyelim ve sizlere İstanbul’da bir başka tıp fakültesinin dekanlığını yürüttüğüm sırada, böyle bir gün için yaptığım eski bir konuşmayı, küçük ilavelerle sunayım: Sayın Kaymakamım, Sayın Belediye Başkanım, Sayın Rektörüm, değerli çalışma arkadaşlarım, kıymetli konuklar ve sevgili öğrenciler… 2012 yılı Tıp Bayramımıza hoş geldiniz. Bugüne dair, geçmişten geleceğe uzanan çok şey konuşulabilir elbette. Sağlığın sadece tanımına bakıldığında bile dışarıda bırakılabilecek neredeyse hiçbir konu yoktur bu dünyada. Ama bugün bayram, bayramımız, yani kanımca, öyle uzun konuşmalar yapılacak, nutuklar çekilecek bir gün değil.

Bu sebeple kısa konuşacağım. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; 14 Mart, bir “kanarya sevenler, Wosvos sevenler ve hatta bir sevgililer günü” değildir. Evet, onlar gibi “sevenler-sevilenler, idaredenler-edilenler” vs. bir araya gelecek tıp mesleğinden söz edecekler, ilgili dertler-sorunlar konuşulacak, belki bunların çözüm yollarından filan da bahsedilecek, istekler dile getirilecek ve sonuçta mesleğin kutsallığına, meslek mensuplarının fedakarlığına vesair işaret edilerek kutlama, yani bayram faslı bitmiş olacak… Bugüne kadarki kutlamalar hep böyle oldu. Şimdi ben de bir tıp eğitimi kurumunun başındaki insan olarak, aslında modern anlamda tıp eğitiminin başlangıcı sayılan Tıphane-i Amira’nın 14 Mart 1827 de açılışının yıl dönümü olması hasebiyle, bugünkü konuşmamı tıp eğitimine ayırabilir, hemen her ilimizde açılan tıp fakültelerinin sayısal değerlerinden, dolayısıyla başarılardan(!) ya da bir anabilim dalına bir öğretim üyesi bile düşmeyen veya bir öğrenciye karşılık neredeyse 2 öğretim üyesinin bulunduğu alakasız bölümleriyle, mevcut fiziksel yapılarıyla, idari ve kavrayışsal algılamalarıyla evrensel akademik anlayışın yakınından bile geçmeyen üniversitelerden, buralardaki tıp eğitimi-öğretimi ve sağlık hizmetlerine dair çarpıcı örneklerden bahsedebilirim sizlere. Ama kanımca bunların çok da zamanı ve yeri değil. Dahası, zaten genellikle bilinen ya da tahmin edilen şeyler bunlar. Bu sebeple ben bu konuşmamda farklı bir iki konuya temas etmek istiyorum.

Birincisi tıp bayramının tarihsel bilinç açısından çok bilinmeyen bir yönüdür ki milli mücadeledeki tıbbiyelileri hatırlatır. Bu konu bugünün asıl konuşmacısı olan meslek büyüğümüz sayın Dr. Namık Kemal Kurt tarafından dile getirilecektir. Benim bu noktaya temas etmemin sebebi, sadece, mesleğe dair konuşurken, son yıllarda yaşanılanlarla mesleğin gelmiş olduğu noktada, yeniden ve aynı ruhla benzer bir mücadele vermek gerekliliğine işaret etmek içindir. (Bu arada o konuşma ile ilgili olarak sizlere Osmanlının o zamanki tek tıp okulu olan Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane’nin son sınıf öğrencilerinin tamamının Çanakkale’de şehid olduğunu ve bu sebeple o dönem mezun veremediğini hatırlatmak isterim. Ruhları şad olsun.) Hep söylenir ya “tıp mesleği kutsaldır” diye.

Doğru gerçekten de tıp mesleğinin kutsal bir yanı vardır. Çünkü beşeriyetin devam edebilmesi için “insan sağlığını ve bu yolla insan varlığını korumak” olmazsa olmaz bir gerçekliktir. Dünyanın en değerli varlığı olan insanın bedeninde ve hatta ruhunda tasarrufta bulunma hakkı, (tabii ki mesleğini icra ederken) bunun için verilmiştir bizlere. Evet, bunun için verilmiş ve sadece bizlere, bu meslek mensuplarına verilmiştir. İçinde çalıştığımız sistemde her ne kadar göz ardı ediliyorsa da Tıp mesleğinin sanatsal yönü çok önemlidir. Her ameliyat, tedavi edilen her hasta ya da mesela bir röntgendeki veya mikroskoptaki farklı bir görüntü başlı başına bir eser; eşi benzeri olmayan bir sanattır çoğu zaman. Sosyal yönü de vardır bu mesleğin ki o olmazsa gerçek hekimlik eksik kalır:

“Doktor hastanın nabzını tuttuğu kadar, toplumun nabzını da tutar, tutmalıdır”. Bu sebeple ve ancak böyle olunca insanlar tıp mesleğinden olanları kendine yakın bulur, sever, sayar. Ama bugün gelinen noktada, kanımca mesleğin bu önemli yönleri yeterince algılanamamaktadır. Dahası toplumda Tıp camiasına karşı, genel olarak, “7x24 saat, 365 gün ve bir ömür sıfır hatayla, sınırsız hizmet verme” baskısının da ötesinde, fiziksel şiddete kadar varan bir tepki söz konusudur maalesef.

Ama bütün bunların yanında belki de işin en rahatsız edici yönü, özellikle de idarecilerce, mesleğin ve tümüyle verilen hizmetin sadece maddi ve sayısal boyutlarıyla ele alınması, ustalık-sanatsal-kutsal yönünün göz ardı edilmesi ve “zaten vermek zorunda olunduğu” fikrinin zihinlere yerleştirilmesidir. Net olarak söyleyelim ki bu durum hayatını mesleğine adayan sağlıkçıya reva değildir. Zira Helenistik Çağ’da, İskenderiye’de zamanın en önemli matematik okulunu açan Euclides’in, okulu ziyarete gelen ve kendisinden geometri eğitimini kolaylaştıracak kısa bir yol bulmasını isteyen Kral Ptolemaios’a verdiği “Bilim için ‘Kral Yolu’ yoktur.” şeklindeki cevabında olduğu gibi “Tıp mesleği-bilimi için, hayatını adamaktan başka yol yoktur…”

Her onurlu meslek mensubu mesleğini böyle algılar, böyle uygular… Bu konuda kimse şu ya da bu kötü örneği göstermesin; çünkü “su-i misal misal değildir” ve “istisnalar kaideyi bozmaz.” Meslekte 32 yılını tamamlamış (Bu 5 yıl önceydi, şimdi 37 yıl oldu; göz açıp kapayıncaya kadar!), artık hem mesleğin hem de hayatın son düzlüğüne girmiş, dolayısıyla hiç kimseden herhangi bir beklentisi olması düşünülemeyecek olan bir hekim ve tüm hayatı boyunca bu prensiplerle yaşamış bir insan olarak açık yüreklikle söylemek isterim ki “Bu sürdürülebilir bir durum değildir; acilen ve mutlaka rehabilite, hatta revize edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde varılacak sonuç, bir cümleyle ifade edecek olursak; meslek mensupları nezdinde kişisel olarak “tükenmişlik sendromu”, toplumsal anlamda ve devlet olarak da çok pahalı yatırımlara rağmen “iflas etmiş bir sistem ve kalitenin özel sektöre kaydığı bir nokta” olacaktır.

Bir an önce, politik görüşlerden, kısır iç çekişmelerden uzak olarak bunların sebepleri tespit edilmeli ve hangi kuruma, kime ne vazife düşüyorsa yapmalı, yapılmalıdır. Doktorlar ve tüm sağlıkçılar olarak bize düşenin, öncelikle, “beyaz önlüğümüze asla leke sürdürmeden, bir toz zerresi dahi kondurmadan, namusumuzla, onurumuzla, gururumuzla işimizi en iyi şekilde yapmamızdır” diye düşünmekteyim. Üst idarecilere burada ve bu bayram gününde, konumum gereği fazla bir şey söylemem doğru olmaz ama birkaç atasözünü hatırlatmadan da geçemeyeceğim. Malum “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” demişti atalarımız.

Ben de buradan mülhem diyorum ki “doktoru, sağlık çalışanını yaşat ki bu meslek yaşasın, insan da devlet de yaşasın” Atalarımızın; “insan ihsanın kuludur”, “marifet iltifata tabidir” gibi başka pek çok güzel sözleri de vardır, burada hepsini sıralayamayız elbette ama ben şimdi “ihsan” gibi daha çok maddi anlamı olan kelimeler yerine “iltifatı” öne çıkarmak ve bunu onlardan bir tanesiyle pekiştirmek istiyorum: “Dost bana nazar kıldı taze civan oldum ben.” Yani dışardan gelen bilişsel bir maddi kavramdan ziyade içerilerden gelen duyuşsal soyut bir güzellik, müthiş enerji...

Bugün camiamızın bir dost söze, bir dost bakışa, bir dost davranışa her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğu noktadayız; hiç olmazsa birkaç güzel söze… “Güzelliğini kaybetmeyen tek şey güzel sözdür” çünkü. Ama iyi bir sonuç elde etmek için o güzel sözü de hayata geçirmek gerekiyor şüphesiz. Zira düşünür Marwell diyor ki; “Bir tek iyi hareketin, dünyadaki bütün güzel sözlerden daha ağır çektiğini insan içgüdüsel olarak bilir.” Ve bu demde son olarak, özellikle genç meslektaşlarıma bir şey daha söylemek istiyorum; yine, eskilerden bir söz: “Her şeyin başı sağlık.”

Evet, her şeyin başı sağlık… Bu böyle olduğu müddetçe -ki insan ruhuyla-bedeniyle bir canlıdır, başka türlüsü düşünülemez- kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın su akacak, mecrasını bulacak ve bu meslek er geç toplumda layık olduğu yeri alacaktır. Bizler … (Maltepe Üniversitesi… burada R.T.E.Üniversitesi diyebiliriz) Tıp Fakültesinin öğrencileri, doktorları, yardımcı sağlık personeli olarak bir bütünlük içerisinde; yapacağımız hizmetlerle, vereceğimiz eğitimle, tıp dünyasına kazandıracağımız bilimsel çalışmalarla bu konuda üzerimize düşenin en iyisini yapacağımıza, tıp mesleğini karınca kaderince ileriye götüreceğimize yürekten inanıyoruz.

Bu inançla, tıp eğitiminin üst seviyelere çıkarıldığı, meslek erbabının hizmet ve performans baskısından kurtarıldığı, hasta-doktor-sağlıkçı ilişkilerinde geçmişte olduğu gibi “Doktor civanım seni seviyor canım” benzeri şarkıların yeniden bestelendiği günlerin geri gelmesi, insanımızın hak ettiği nitelikli sağlık hizmetine kavuşması ve tıp mesleğinin layık olduğu yere yücelmesi dileklerimle herkesin tıp bayramını kutluyor, tüm katılımcılara teşekkür ediyorum. Prof.Dr. Şaban Şimşek T.C. … (Maltepe Üniversitesi) Tıp Fakültesi Dekanı Evet, bu 5 yıl önceki konuşma idi…

Doğrusu bugün için bundan bir şey çıkaracak ya da ona ilave edecek çok da bir şey yok. Belki şunları söylemekte yarar olabilir. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki bugünlerde ülkemiz gerçekten iç ve dış odaklı çok büyük zorlukların, ihanetlerin, baskıların altındadır. Bu, yalnızca FETÖ, PKK, DAEŞ ve Güney sınırlarımızın hemen bitişiğindeki diğer unsurlarla olan savaşla sınırlı değil. Kanımca kurulmaya çalışılan yeni dünya düzeni, dinler-medeniyetler-kültürler arası o tarihi-kadim savaşın yeni bir sahnesi ve bizim açımızdan belki de birinci dünya savaşın rövanşıdır bu.

Çünkü bu savaş bir etnik kimlik, mezhep, herhangi bir gruba değil tüm ülkemize, devletimize, milletimize karşı, kısaca varlığımıza karşı açılmış durumdadır… Ülkemize ve temsilcilerimize son yapılanları da gördükten sonra buna bir de “dinimize-inancımıza-tarihimize” kelimelerini eklesek sanırım hiç de tarafgir-ideolojik bir yaklaşım yapmış olmayız. Bütün bunların irdelenmesi; kimlerin, hangi örgütlerin, hangi grupların, hangi devletlerin işin içinde olduğu, gelecekte nelerin olabileceği, ne yapılması gerektiği gibi konular elbette bugünkü konumuz değildir.

Benim bunlarla söylemek istediğim tek şey; “Vatan haini ve mankurtlaşarak insani değerlerini-melekelerini tamamen kaybetmiş olanların dışında, tüm insanlar için herhangi bir ayırımcılık yapmadan “bir ve beraber” olursak, “omuz omuza-gönül gönüle” verirsek, “etik ilkeler çerçevesinde mesleğimizi dayanışma içerisinde sürdürebilirsek ancak ayakta kalabileceğimizdir.”

Bunun da ön şartı; “idare edilenler yani millet olarak kucaklaşmak, idare edenler yani amirler olarak da -ki bu yanımızda çalışan müstahtemin, yardımcı personelin idaresinden başlar asistanın, uzmanın, hocanın, bölüm başkanının, dekanın, rektörün bir üstünde olan tarafından idaresine, YÖK ve devletin en üst katlarına kadar müteselsilen uzanır- toplumun tüm kesimlerini kucaklamak, onları sevgi, saygı,

eşitlik ve güven duyguları içerisinde ‘sadakatı değil liyakatı esas alan’ bir icraatla, adaletle yönetmektedir.” Biraz önce bahsettiğim o kıdemli abimizden yapmasını istediğim “milli mücadeledeki Tıbbıyeliler” adlı konuşmasının manasını, sanki burada sunulmuş gibi bu satırlarda aramanızı, bu bağlamda, sizlerden mesleğimiz için benzer bir mücadele vermenizin gereğini içselleştirilmenizi diliyorum.

Pek çok şeyin, hele de kısa zamanda değişmeyeceğini biliyoruz; beş yıl önceki konuşmamdan bu yana bir şeyin değişmediği gibi. Ama yine de bütün bunları söylüyoruz ve söylemeye devam edeceğiz. Çünkü bizler bu mesleğe aşığız ve “böyle gelmişse de böyle gitmez, gitmemeli.” diyoruz. “Rize için söyleyeceğimiz özel-somut bir cümleniz yok mu?” diye soranlar olabilir. Var. O da şudur:

“Her şey bir yana, sağlık ve tıp eğitimi alanında Rize için olmazsa olmaz olan; sahilde yapılacak ‘eğitim öğretime uygun, 800 yataklı Rize Modeli Afiliye EAH’dir, her düzeydeki yaklaşık günlük 8 000 hastanın kapısına dayandığı 1300 yataklı Şehir Hastanesi değil.” Bir de hatırlatmak isterim: Biz Anadolu çocuğuyuz, o kadar lüks bizi bozar. Devleti, gelecek kuşakları fazla borç altında bırakmaya gerek yok; temiz, sağlam ve yeterli genişlikte olsun bizim için kafidir. Son olarak…

Yakın ve uzak tarihte bu vatan için canını feda eden üniformalı-sivil bütün şehitlerimize, yapılan hayasız saldırılarla görevi başında hayatını kaybeden tüm meslektaşlarımıza Allahtan rahmet diliyor, şükranlarımı sunuyorum. Hizmeti geçmiş tüm meslek büyüklerimizi de hayırla yad ediyorum. Evet, bugün 14 Mart 2017… Tıp Bayramımız kutlu olsun. Sizleri seviyorum. Katılımızın için tekrar teşekkür ediyor, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum:

Prof.Dr. Şaban Şimşek RTEÜ Tıp Fakültesi Dekanı


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık